...Giryan

 




     ...Uçak!

    Doğrulduğunda, etrafını çembere almış kobra yılanlarıyla karşılaştı. Şaşkın gözlerle var olduğu ana, göz göze geldiği sürüngenler… Tek kelime dahi edememişti. 
   Ne diyebilirdi ki. Oldu olası yılanlardan korkardı. Korkardı değil mi? Şu an hissettiği korkudan çok şaşkınlık ve aşinalıktı. 
    Aşinalık?
    Neye?
    Neden?
    
    Ve işte sadık canavarıyla ilk karşılaşması... Ormanın derinliklerinden ona doğru koşar adım gelmişti. Yılanların arasından geçip elini uzatmıştı kibarca. Bedeni açık gri ve açık yeşil tonlarında pullu yılan desenine sahipti, saçları uzundu, bedeninin aksine gök beyazıydı. Göz bebeği sivrimsi ama içinin yeşilliği belli olacak irilikteydi. Çevresinde gördüğü yılanlarla insan bedeni karışımı gibiydi. Beyaz saçları omzundan aşağıya Ebrar’ın yüzüne kadar düşmüştü.
    
    Tutmamıştı uzanan eli. Asla güvenemedi, güvenemezdi. Ayaklandı hızlıca ağrıyan beline inat, asla acısını belli etmedi. Hızla döndü ve etrafını yokladı. Neredeydi, neredeydiler? Yılanlar Ebrar’ın hareketlerine senkronize olmuş bakışlarını bir an olsun ondan ayırmıyorlardı.“Kenan? Kenan nerede!” Haykırırcasına, boğuk sesle çıkmıştı kelimeler ağzından.
Canavar ağzını açmadan konuşuyormuş gibi oynattı ince dudaklarını. 

    “Yalnız siz, nefes alansınız.” 

    “Herkes ölmüş müydü, Kenan da mı?”  Kaza zedelere bakmak için batıya doğru yürüse de gri bulutlar ve kırık yeşil renk hiç de dünyada olduğunu andırmayan nefes sesleri, uçağın etrafta olmayışı, ardından yoğunlaşan gereksiz sessizlik…

    Neden bu kadar sessiz! Duyduğu bu ritmik ses ya kalbinden geliyordu ya da bir şeyin gelişini haber veriyordu. 
     
    Gelen oydu. Babası... Ona yaklaştıkça kalbinin ritmi durgunlaştı. Durmuş muydu? Ölmüş müydü? Ölemezdi daha Selin ile üniversiteye gidecek, ilk kayıt günü onunla olacaktı. Söz vermişti. Hem Harun komiser ona yakışıklı bir damat adayı ile tanıştıracak, belki ilk aşkını bulacaktı. Daha nice insanları kurtaracaktı. Hejin ile yitirilen doğuda tatil yapacak doğunun dağlarında kahkahalarını yansıtacaktı. Ölemezdi. Babasının sureti belirdikçe öldüğüne emin olmaya başladı. Babası diye hatırladığı o beden öylece geliyordu. Yüzünde masum bir gülüş. Hoş geldin der gibi ellerini açmıştı ona. Her şey şimdi cevaplanacaktı. Ters yöne yokluğu yarar gibi koşutu Ebrar. İstemiyordu asla sormaya cesaret edemediği cevapları.

    Saat dokuza çeyrek vardı. Anısıyla hızlanan kalbindeydi elleri. Neden anıları saldırıyordu son zamanlarda. Tüm gün kaçmak için izlediği programlar, balkonda jimnastik yapması, gelen geçeni izlemesi kurtaramamıştı. Ne düşündüğünü o da bilmiyordu. Ne düşünmesi gerektiğini... 

    Bir yanı… Ah onun asla anlayamayacağı o bir yanı…Sinsi bir yılan gibi teklik âlemine gitmek istediğini itiraf etmek için Ebrar’ı kolluyor gibiydi.  Yılan gibi olan o yanı, bu bedenin diğer sahibi olan Ebrar… 

    Üst komşusunun davetini hatırladı çığlık atar gibi zihni. Ayaklanıp üstünden pijamalarını çıkarttı. Eşofman ve kapüşon ile merdivenleri ikişerli çıktı. Kapıya vurmadan önce bir nefes aldı ve. 

    Tak tak tak.

    Tombik yüz, derince gamzesini gözümüze sokar gibi gülümseyen ev sahibi ‘’Ebrarrrrr, Hoş geldin bebeğim, gel gel.’’ diyerek kolundan tutup içeriye çekiştirdi Ebrar’ı. ‘’İyi hoş da fazla samimi’’ diye düşündü Ebrar. Birisinin izinsiz bedenine dokunması nefret kelimesinden başka tanımlayamayacağı bir şeydi. Binanın eski sakinleri ve hiç hatırlamadığı dört yüze baktı, hafif sahte gülüşler atıp bir sandalyeye çökene kadar. El ele yüz yaşını sırtlamış çifte baktı. Hala yaşıyorlardı. Şaşırmadı değil. Hele şu kızlar… Ellerinde telefon, bir kere bile kafalarını kaldırmamışlardı. Bunlar binaya okul zamanları sadece yatıya gelen üniversiteli gençlerdi. Gençlik kelimesinin yeni vücut bulmuş anlamlarıydı. Gençlik eşittir sosyal medya beden pasifliği. Tasviri bile zor olan bu evrim üzmedi Ebrar’ı, kendisi harika bir gençti. Gerisi çok da umurunda değildi. Kazadan sonra bu kadar vurdumduymaz olmamıştı. Evet, olmamıştı nokta. Ah işte gayet dik oturan, akşamın dokuzu olmasına rağmen takım elbiseli, otuzlu yaşlardaki bu beyefendi de kim ola ki? Ya şu eşofmanlı yirmi beş yaşındayım yazılı tişörtlü genç? Ah işte geldi Hacker’ımız. Bina toplantısı resmi olarak başlamıştı artık.

    Ellerinde kutu kutu ev yemekleriyle girebildi mabedine. Gece bitmişti artık. O kadar saat bina hakkında ne konuşmuşlardı ki? Dinlemişti oysaki. Dolaba getirdiklerini yerleştirdikten sonra küçük mutfağındaki sandalyeye çöktü. Mutfağını izledi.

    “Bak bu bereket getirirmiş.” Kenan karınca duasını masanın üstündeki rafa koydu. Kendi resmini çerçeveletmiş şekilde ‘’Bu da tat verir yemeklerine’’ yüzündeki o aptal sırıtışla paketlere gömülen Ebrar’a bakmıştı. Paketlerin bandını bıçakla kesmekle uğraşan Ebrar mimiksiz şekilde tıslayarak “Anca çene anca gereksiz detaylar... Önce tencere gerek yemek için. Aç şu kutuları!’’ 

    Kenan gereksiz yara gibiydi zihninde. Gereksizdi. Artık yoktu. Gitseydi ya anılarından. Neden orada o aptal sırıtışıyla inatla vardı.

    Soğuk duş idi bu gece ki tercihi. Fazla yorgundu, hava serin olmasına karşın fazla sıcaktı yüreği. Anıları araladıkça hislerinin ateşi çıkıyor, boğazına düğüm oturuyor, gözleri doluyordu. Hayır, bir ağlayabilse… Daha ne isterdi ki! 

    Uyumak ve canavara ihtiyaç duyduğunu haykıran beynine rağmen. Yatağında elleriyle daralan boğazını sıkıyordu. Yeter ağlayamayacaksa neden bu haldeydi? Neden uyuyamıyordu? “Negatifler”, dedi benliğinden bir fısıltı. Onu böyle daraltan negatifler olmalıydı.  Bakındı etrafına, hiçbir şey fark edememişti. Derken canavarı birden belirdi. O anda boğazındaki düğümde sakinleşmişti. 

    “İyi misiniz?”
    
    “Değilim. Hiç olmadım da.” Selin gibi hıçkırarak ağladı. En son ne zaman böyle ağlamıştı?  Sevgili canavarı yüzünü duvara dönmüştü. Efendisinin bu konudaki hassasiyetini biliyordu. Sabah bu yüzden kovulmamış mıydı? Saniyeler dakikalara dönüştü ve sonunda ayaklanmıştı Ebrar, yüzünü yıkayarak yatağına döndü. Tek kelime konuşmamışlardı. Pikesine sarıldı. Hava serindi, kış kapıya geliyordu. Soğuk duş almak insan bedeni için hiç de olası şey değildi. Selma annesi olsaydı bir ton fırça atardı.  Uykuya dalarken Selin düştü aklına onun da annesi kıyamazdı… Rüyasında yineledi o günleri sabah güneşine varana dek...
 
    ...Sakin bir gün... Gelen anons ile inşaat binasına varmışlardı Kenan ile Ebrar. Tecavüze uğradığını kanlı bacakları ve yırtık elbisesini görünce anlamıştı Ebrar. Ne eve gidebilirdi ne de artık nefret ettiği okuluna. Eve de okula da ait olamadığı için ölümü seçmişti o gün. Kenan’a aşağıda beklemesini söyleyip kızın olduğu kata çıkmıştı Ebrar. Gel gör ki adım adım yaklaştıkça hıçkırarak ağlayan kızı anlamıştı. Onunla konuşmaya çalıştıkça yardım etmek için her şeyini verebileceğini, onun suçlu olmadığını anlatabilmeyi istedi. Onunla hıçkırarak ağlamayı ne de çok istedi. Dağılan saçlarını itip Ebrar’ı net görmeye çalışmasını... Nice Selinlere el atamamıştı ama şimdiye yön verebileceğinin, bu güce sahip olduğunun idrakindeydi. Şimdi bunu yapabilendi. O gün birinin elini tutabilen… 
Lütfen diyebilmişti en son Ebrar. ‘’Gitme, senin yanında olacağım. Gitme’’. Gitme kelimesi yırtarak çıkmıştı kalbini, diyemediği zamanları parçalarcasına.
Öylece bırakmıştı küçük kız bedenini binadan aşağıya. Düşünmedi, atıldı Ebrar yakalayıp sarıldı yerçekimine inat kanatları olan bir “ablaydı”. Yere düşerken kalabalıktan gelen çığlık seslerini duymuştu sadece, gözlerini sımsıkı kapadı.
Ambulansa taşınırken kendine gelmişti. Kenan’ın elini tutup çocuk gibi ağlayışını gördüğü an kahkahayı patlatmıştı. Başından akan kana inat delice gülüyordu çünkü Kenan çok komik görünüyordu. Görevliler ve Kenan şoka girmiş gülen Ebrar’a saniyelerce anlamsız bakmışlardı. Ayaklanıp atıldı Ebrar:
“İyiyim ben. Turp gibiyim.” 
Eliyle akan kanı siliyordu başının hemen arkasından. ‘’Azıcık kan bir şeyim yok. Kız... Kız nasıl?’’ Kenan yutkunup gözyaşını sildi. ‘’i-iyi.’’ Afallamak, evet tam şu an afallamıştı. Bir yandan da çocukça mutluydu, iyi görünmesine o kadar sevinmişti ki kedi gibi sarası gelmişti Ebrar’ı. Elini omzuna götürürken Ebrar hızla kaçınıp ‘’Kocama ihanet edecek bir tip miyim, sapık şey.’’ Omuz atıp yürümeye başladı atıldığı sedyeden. Görevlileri ikna etme kısmı Kenan’a kalmıştı. Ebrar’ı yanından ayrılmayacağına söz verip görevlileri ambulansla göndermişti. Ağırca yürüyen Ebrar’a yetişmiş yüzüne bakmıştı. Bir şeylerin iyi olduğundan emin olmak istemişti. Ebrar göz devirerek:
“Yüzüm senin yüzünden eskiyecek.” 
“Nasıl iyi olabilirsin?”
“Kalın kafalıyım”, der demez aptalca açmıştı ağzını otuz iki dişini gösterip gülmüştü. Ağzından gelen kanlarla pembeleşmişti dişleri.
“Hastane, aklı olan her insanın yapacağı bir tercih Ebrar. Ya, ya sonra çıkarsa bir şey.”
“O zaman gideriz.”
“Ya geç kalmış olursak?”
“En kötü ölürüm Kenan abartma. Ölüm sonuçta bir gün gelecek. Ağlama sakın.”
“Ağlarım Ebrar. Seni affetmeyecek kadar çok ağlarım!”
“Oyy, ağlama koca bebek” diye içinden geçirmiş, yanaklarını sıkmak istemişti ama yapmadı Ebrar. Bunları yapmasına gerek kalmayacak kadar birlikte olacaklardı. Bir ömür en iyi dost olacaklardı.

    Çalan müzik sesi: “Keloğlan- Aykız” 
    
    Günün getirdiği ihtâra manifesto havasında canavar için doğmuştu güneş. Gelen sarı ışık güzel süprizleri de peşinde sürüklemişti.



Yorumlar

  1. Yüreğimizi dağladın Kenan... Ölürsen ağlarım diyip niye ölüyosun :(((
    Emeğinize sağlık yazar hanım.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜNLERDEN ON EKİM

Mit- son olan başlangıç.