...RÂZ
…Bir sene
önce…
"Mor ve Ötesi- Cambaz"
Delice çalan alarma rağmen bebekler gibi
uyuyan bir Ebrar yatakta… Hedef onu uyandırmak, saat altıyı on beş geçiyor.
Hejin, Harun komiserin karşısında elinde telefon ‘’Uyan Ebrar uyan! Deli kız…’’
diye iç çekmekte. Harun baş komiser odasına çekilince Hejin hırkasını alıp
arabasına geçti. ‘’Bu kızı mahvedeceğim. Annesi miyim onun ben? Bıktım
uyandırmaktan! Hele bir elime geçireyim… Görevi bildiği halde nasıl uyur? Bir
dakika, başına bir şey gelmiş olmasın? Yoksa…’’ yüklendi marşa, Hejin Ebrar’ın
kapısına dayanmış, önce delice zile basmış sonra da kapıyı yumruklamaya
başlamıştı. Ebrar’ımız ise çalan deli alarmı yeni idrak edebilmişti. Onu
kapatmak için uzandığında kapının delice çalışını duydu. Gelenin Hejin olduğunu
anlamış ve olanca hızla yataktan sıçramıştı. Bir haftadır giydiği kot pantolonu
ve ter koktuğunu giydikten sonra anladığı gömleğini çıkarıp yeni bir tişört
giymesi saniyeler almıştı. Silahı, telefonu ve kimliğini alıp arka balkondan
kaçmayı başarabilmekti amacı. Hejin kapıyı yumruklarken telefonu titremeye
başladı. Arayan “Ebrar” idi. Hızlıca cevapladı.
“Neredesin?”
“Emniyetin kafesinde bir şeyler yiyordum
aramışsın, sen?” Balkondan sarkarken telefon yere düşmüştü ama kendisini atıp
hızla eline aldı Ebrar. Bir hışım yola çıkıp taksi arayışı içinde kontrolsüz
çıkan nefesini zapt edebilme çabasındaydı
“Zıkkımlandığın için mi ben böyle endişelendim
ha!”
“Özür, özür… Haber vermeliydim.” Bir eli
havadaydı. Sonunda taksi görebilmişti. “Hadi sen de dön emniyete, son
kontrollere bakalım.”
“Tamam madem, bir dakika emniyette olmadığımı
nere…” Telefon kapanmıştı. “E be Ebrar sen bittin!” diyerek hızla merdivenlere
yöneldi.
“Selam millet” operasyon için hazırlıkla
meşgul arkadaşları öylece bakındılar Ebrar’a. Selam mı, millet mi? Kaç haftadır
bu baskın için hazırlanıyorlarken bu rahatlık, bu vurdumduymazlık sadece
Ebrar’da olabilirdi zaten. Masadaki kimin olduğu bilinmeyen kahveden bir yudum
alarak alaya devam etmişti…
Ve şimdi…
Aynı operasyonlar, aynı insanlar, birisi
hariç... Değişen sadece Ebrar…
Günün sonunda kendini yatağa attığında
sadece şakaklarından yayılan acıyla tavanı izlemişti. Göğüs kafesi hayatta
olduğunu hatırlatıyor, derince nefes alıp veriyordu. Tavanı izlerken göz
kapakları ağırlaşmaya başladı. Duş almadan uyumaktan nefret ediyordu ama o
kadar yoğundu ki günü… Pes etmek üzereyken kapı çaldı. Zoraki ayaklanıp kısa
koridoru geçebilmişti. Yürürken tüm bedenine işkencede yoğun baskı yapan
pantolonunun düğmesini açmıştı. Dürbünden baktığında komşusunun oğlu mercekle
irileşen yüzüyle öylece duruyordu. Komik gelmişti gencin yüzü, gülmemek zordu
bu halsizlikte bile olsa, açtı kapıyı. Karşısında dikili duran, asosyalliğiyle
meşhur, hacker olduğu iddia edilen Selim vardı. Ebrar’a karşı kibar olan bu
genç kaçamak bakışlarla onu süzüyordu. Ne zaman konuşacağını bilmediği bu
gencin gözleri sonunda pantolonunun düğmesine gelince hızla ters yöne kaymış
kızaran yüzüyle kekelemeye başlamıştı.” An-nem” dedi, derince yutkundu. “Sizi
yarın e-eve çağırıyor. S-saat dokuz-da.’’ Kızaran yüzü izlemek gereksizce komik
gelse de gülüşünü saklamadı Ebrar. Tamam deyip kapatırken kapıyı Selim atıldı.
“Gel-gelmenize sevin-dim, eve.” Koşar adım merdivenlerden çıktı hemencecik.
Selim’in ilk aşkı olduğunu biliyordu Ebrar. ‘’İlk aşkım kimdi?’’ diye düşündü
kapıyı kapatırken.
“Evdeyim.” dedi, koridordan sapıp balkona
çıktı. Gökyüzü lacivertti. Oysaki saat gece yarısını bulmak üzereydi.
Şüphelilerin peşinde koşarak geçen bir günün sonunda bol yıldızlı semayı yorgun
bedene rağmen izlemek… Acıdan zevk alan, sadist bir rahibe gibi hissetmişti. Bu
kovalamacalar olmasa dünyada ne işi olurdu ki?
‘’Ev…’’
İçine çekti serin havayı yıldızlara göz kırparak. Tamamıyla evdeydi.
Zihni kelimeyi yinelerken duştan çıktı.
Siyah aynanın karşısında uykusuzluğunu itiraf ediyordu. Aldığı ilaçların da
etkisi yok değildi. Uyku düzeni mahvolmuştu. Nefes almaya ihtiyacı vardı. Ama
nasıl? Emniyet ona yetmiyordu artık. Sanırım…
Saat üç, zırrrr, zırrrr.
Güllüşah’tı arayan gecenin ortasında. Yarı
açık gözlerle, boğuk sesle ‘’Ne var?’’ diyebilmişti Ebrar. Son derece neşeli ve
heyecanlı ses sahibi Güllü “Dinle… Kız sonunda randevu alıp doktora gider.
Tuvalette stresten kabız olduğu için zaman öldürürken içeriye birilerinin
girdiğini duyar. Girenlerin sesi normal bir durum olmadığını haykırır. Ah oh
sesleri ve ritmikten ses kızımızın yüzünü domates gibi yapar. İstemsiz hıçkırık
tutarken sonundaki inleme ile utancından ölmek ister. Hastane tuvaletinde
karşılaştığı şu durum onun lanetinden başka şey olamazdı. Asosyalliğe devam
etmeli evden çıkmamalıydı diye düşünür. Nasıl ama?”
“Azmış Güllüşah kokusu gibi.”
“Ya! Ne alaka şimdi çok komik değil mi tam
inleme anında kızımız osurur da!” Kısa bir kahkaha da atmıştı Güllü. Ebrar
uyandırıldığı için sinirliydi ama bu ses tonu istemsizce onu muzip yapıyordu.
“Recep İvedik mi yazıyorsun, hayırdır?”
Sesindeki maço erkeksiliği atlamamış kusursuz yapmıştı da.
“Çok kötüsün Ebrar.” Sitemdi sesindeki tatlı
tını.
“Hikâyen daha kötü!” - “Ağız mı eğdim ben?”
diye şaşırdı Ebrar siyahlardaki odasında kendisine.-
“Kapat, gıcık!”
“Açmam bir nimetti, yattım.”
Yastığına sarılırken yüzünde gülümseme vardı
Ebrar’ın. Değişmeyen herkesti ama en çok da Güllüşah’tı.
Yoğun günün ertesi izinliydi, her ne kadar
istemese de. Sabah dokuz gibi uyandığı için mutlu değil diyemezdi. Ne kadar
zaman olmuştu böyle rahat uyuyalı. Güllüşah’ın bıraktığı gülüş hala yüzündeydi
gönlüne oturan o yumruğun zıtlığına rağmen. Rüyalarını düşünmedi, yorganı
sıyırıp ayaklandı. “Ne yesem?” diye düşünürken sadık canavarını duydu.
“Günaydın efendim.”
!
!
Yazılamayacak kadar ağır küfürler sadık
canavarının yüzüne tükürükle karışık diziliyordu. Duyduğu kelimeleri anlasa da
hayal edemeyen sadık canavar aptalca bakmaya devam ediyordu. Ebrar yorulup susunca
canavarı araya girdi.
“Güzel uyudunuz ama?” Sorudan çok bir övgü
isteğiydi bu cümleler. Tüm gece onu korumuş olmasının sonucuydu ne de olsa.
Ebrar, one punch man ifadesiyle sadece baktı sadık canavarına. Görmezlikten
gelmekten başka ne yapabilirdi ki. Tatil gününü sevgili öteki dünya
yaratıklarıyla geçirmek hep isteyeceği bir şeydi ne de olsa (!)
Gevrekle geçiştirdi kahvaltısını enfes
kokulu kahvaltı masasına rağmen Ebrar. Giydiği kapüşonunu kafasına geçirip
ekran karşısına geçti. Sadık canavarı mutfak önlüğü ile öylece onu izledi.
Oysaki çok özen göstermişti bu dünya yemeklerine. Efendisinin hazırladıklarını
yememesi onu üzmüştü. O kadar çok üzülmüştü ki bedeni gittikçe daha da
çirkinleşmişti. Ebrar saniyeler içinde küflenen canavarı fark etmişti. Gittikçe
irileşmiş yamuk yüzü sivilceli ergenlere şükürler ettirecek hale gelmişti.
Gözlerini devirdi eliyle koltuğu işaret ederek “Otur!” dedi. Ağzına bir kaşık
daha koydu. O an rengi açıldı sadık canavarın usulca efendisinin yanına oturdu.
Anlatması gerekenler vardı bir an önce ama efendisini sinirlendirmek ve küfr-i
şiirlerini duymak istemiyordu.
“Konuşmama ne zaman izin vereceksiniz?”
İçinden geçen bu kelimeleri sesli söylemeye cesaret edecekken Ebrar’ın izlediği
meşhur Müge Anlı reklama girdi. Gevreği biten Ebrar, ayaklanıp masadaki kokulu
kahvaltıları güzelce tepsiye dizip kanepeye geçti. Yaptıklarının yenmesi hoşuna
gidecekti ki kıtlıktan çıkmış gibi yemeye başlayan efendisi birden korkunç
görünmüştü sadık canavarın gözünde. Yedikçe öfkeyle karışık saçlarının
zifirileşmesi canavarın adrenalini yükseltmiş yaşamak için kaçmasını emretmişti
amigdalası. Ve olan oldu…
Gözyaşları akarken sadece önündeki
poğaçaları reçelleri karıştırarak yiyordu Ebrar. Tuzlu su aktıkça iğrenç gelse
de yediklerinin tadı boğazına oturan yumruğu belki indirirdi. Elbisesine sildi
burnunu, gri gözleri kahverengiye dönmüş, gözyaşları da durmuştu. Son lokmasını
da büyükçe yutup;
“Öldü! Değil mi?”
Nasıl anlamıştı? Krallarının savaşta
öldüğünü, zaferiyle birlikte büyük bir törenle bugün başının gömüleceğini nasıl
anlayabilirdi? Efendisine daha da hayran kalmıştı sevgili canavarı.
“Savaş tam bitmedi ama kralımız… Bizi uzun bir
süre rahata erdirdi.”
“Ölümüyle! Aptal adam! Ona da bu yakışır.”
“Beldenin yönetimi artık size ait efendim. “
“Ya öyle mi? Başka ne arzu ediyor çocukluğumu
çalan soyun? Siktirip gidin diye bir beyit var bizde bilir misiniz?”
“Efendim. Annemiz sizi bekliyor.”
“Anne?”
“Eve gidelim efendim.”
“Ev?”
‘’Ev!’’
Birden kaybolmuştu sadık canavarı. Bunu
Ebrar mı yapmıştı ya da her ne ise umurunda değildi. Kulaklarına gelen cümleler
ve ağzından çıkan tekrarları düşünmek istemiyordu. Aptal dünyasını seviyordu.
Aptal iktidar safsataları, yapılan kötülükler ve onları cezalandırmayı
seviyordu. Ama bu kötülüklerin kaynağının ait olduğu yansı alemi ile alakası
olduğunu da söylüyordu zihni. Babası da o yüzden geçmemiş miydi o aleme
ebediyen. Sınırı koruması dünyayı koruması olacaktı. Öyle değil miydi
anlatılanlar da. Yılan ilk bekçiydi.
Uçak kazası canlandı zihninde.
O nedensiz kaza…
Rusya’daki temsil heyetine davet edilmişti
üstün başarısı yüzünden. Uçağa binerken Kenan ile komiseri Harun Bey’e, Hejin’e
ve Betül’e gülücükler saçıyordu.
Kenan…
En samimi dostuydu.
Türbülansa girildiği anons edilen uçakta
elini sımsıkı tutmuştu Ebrar’ın. Maskelerini taktığında gözünden akan damlayla
“Benimle evlenecektin oysaki… Ölmemeliydik.” demişti. Duydukları ve hava
basıncı ile öylece kendinden geçmişti sarsılan uçakta. Düştükleri orman
bölgesinde gözlerini açtığında kemerini zar zor çıkartıp sürüklenerek enkazdan
ayrılabilmişti. Derince nefes alıp öksürüyor, olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Olası kurtuluşu beyni gizlice hesaplıyor, onu düşündürmeden enkazdan
uzaklaştırıyordu. Yeterince uzaklaştıktan
sonra gökyüzünü görmüş, oksijen yoğunluğundan anlık kendinden geçmişti.
Gri bulutlara açtığında gözlerini tekrardan, derince bir nefes aldı.
Uçak!

Naçizane fikrim. :) Bazı sahnelerde betimlemeye daha da önem verirsen çok güzel olur... Olay güzel gidiyor ama bi acelen var gibi.. Bize o sahneyi canlandır...bunlar küçük detaylar.. Genel olarak kendini okutan bir hikaye olmuş. Eline emeğine sağlık....
YanıtlaSilteşekkürler :)
YanıtlaSil