...Hıllet
“Bu da neyin nesi” diyerek gözlerini açtı Ebrar. Canavarı telefonunu elinde tutmuş uzun dişlerinin kendisine yakıştığına inanan bir eda ile gülümsüyordu.
“Günaydın efendim.
Güne başlama saatiniz geldi. Uyanmanız dünya işlerinde size kolaylık sağlayacak
sanırım. “
“Aykız?”
“Sultan ve uykudan
uyandırma şarkısı deyince trendlerde bu şarkı çıktı. Size olumlu bir uyandırma
merasimi hoş olur diye düşündüm. Kötü mü?”
Bıkkınlıkla
yataktan çıktı Ebrar. ‘’Sultan ne
alaka?’’ deyip banyoya yöneldi. Gölge gibi ardında ilerledi Canavarı.
“Prenses,
sultan, han gibi kelimeler iletişim şeklinizde var ben de en sık kullanılana
bakayım dedim. Tarih kitaplarınızda bu isme rast gelince size öyle hitap
etmenin daha uygun…”
Banyo kapısı sertçe suratına kapanmıştı. Bu sus demek miydi?
Mahrem olduğu için mi böyle yapmıştı efendisi? Dünyada efendisinin hislerini
anlamak çok zordu. Kapıdan geçebilme yeteneğini biliyordu değil mi efendisi?
Başını hafif sağa yatırmıştı bunu sokakta gezerken gördüğü televizyon
ekranlarından öğrenmişti. Fark etmeden birçok şeyleri öğreniyordu.
“Törene gelmediniz ama anlatayım. Babanıza yarışır bir
törendi. Melikimiz ebedi âlemde şerefle karşılanacaktır muhakkak.”
Elindeki havluyla ağzındaki macuna aldırmadan kapıyı açıp
carlamak işlemini yaptı Ebrar saniyeler içinde.
“Cehennem ona hak! Cayır cayır yanacak, hah!” Gırtlaktan
gelen hırıltılı isyan sesleri ve o sesle kapanan kapı...
“Peki.” dedi. Pes etmiş Canavarın düşük frekanstaki
çırpınışı…
...
“Günaydın Ebrar.” Betül koluna girip yanağından kocaman
öpmüştü. Önemli bir gün müydü? Düşün Ebrar bugün ne günlerden?
“Betül’ün evlilik teklifi yapacağı o muhteşem gün bugün” dedi
Hejin elindeki kahveyi Ebrar’a vererek. Betül kafasını salladı. Yüzündeki
sırıtışı kör melekler bile görürdü.
“Ah evet, evet… Hatırladım. O iş bende. Evet, kesinlikle.”
Masaya usulca kondu. Enişte adayını meşgul edecekti. En mühim
iş her zamanki gibi Ebrar’a kalmıştı. Betül yanına oturarak:
“Ağzını da ara ama tamam mı? Hani bekliyor mu gibisinden ya
da arama. Şüphelenir. Değil mi Hejin?”
“O salak mı?”
Eliyle sertçe omzuna vurdu Betül Hejin’ in. ‘’Deme şöyle.’’
“Gerçekler...” diye ekledi Ebrar. Tam ona da geliyordu ki
şaplak, Harun komiser Orhan ve ekip içeriye girmişti.
Bakkal hırsızlığının görüntüleri incelenecek şüpheli ile
ilgili verilere bakılacaktı. Bu iş Eprar’daydı çünkü Ebrar fazla dışarı
çıkmamalıydı. Son operasyonda en az üç kişiyi uyarısız öldürecek kadar kendinde
olmadığını anlamıştı Harun komiser. Usulca ekranın başına oturtup omuzlarını
sıktı Harun komiser manevi kızının.
“Sana güvenim sonsuz Ebrar. Bu görüntülerin hakkından
geleceksin.”
İki kere hafifçe dokunarak uzaklaştı yanından. Ebrar öylece
bakmıştı ekrana. Evet, kendisi babasının yerinde olsa tamda bunu yapardı.
Öldürmek için düşünme eylemine gerek olmadığını ispatlamak Türk polisinin
yapacağı bir iş değildi çünkü. Normalde bu durum raporlanıp açığa alınması
gerekirdi. Evet, babası olması bu torpilin devamını getiremezdi. Artık saha
yoktu. Yoktu!
Dünyada kalması tamamen bu sebepleydi ama şimdi ekrana mı
bakacaktı. Asla! Birkaç gün dayansa yeterdi. Babasını ikna etmesiyle eskiye,
sahaya dönerdi. Bu yüzden sabredip elini fareye götürdü.
Hemen arkasında kahvesini höpürdeterek içen Hejin’di. Aşırı
mutluydu. Bunu belli etmeli ve o sırada Ebrar’ı delirtmeliydi. Ebrar uzun
zamandır böyle bir cezayı (!) hak ediyordu. Ebrar kahve sesiyle huylanıyor,
Hejin’in memnun yüzü ekrana yansıyordu. Ebrar gördükçe Hejin’in nefesi derinleşiyordu.
O an karşısında aniden sevgili canavarını görünce onları gören olup olmadığını
kontrol etti. Aptal canavarın ulu orta belirmesi de neyin nesiydi!
“Bir şey oldu sandım.” diyerek saygıyla eğilip
kayboluvermişti saniyeler içinde. Yaşadığı şu an, fantastik-bilim kurgu
romanlarına yakışan şu an, Güllüşah’la yurtta hayallere daldıkları andı. Ama neden
bu anla o zamanki duyguları zıttı.
Canavarı düşünürken birden aklına bir fikir geldi. Beynini
kullanmayı unutmamışçasına gülümsedi. Tatil iznini sanrı âleminde geçirse ne
olurdu sorusu oluştu zihninde. Hoş bir soruydu ve merak duygusu tüm yeşil
ışıkları yakmıştı. Hem dünyadan da vazgeçmemiş olurdu. Sadece Harun komiserin
siniri geçene kadar evde kalacağını söyleyip aslında o âlemi keşfetse? İçinde
beş yaşındaki Ebrar zıplayıp elleriyle alkışlıyordu. ‘’Aferin, aferin yeni âlemler
keşfedelim.’’ Hem babası da yoktu artık onu görüp delilenmeyecek, cevaplardan
kaçmak zorunda kalmayacaktı. “Ne kadar da güzel bir fikirsin sen” dedi. Yüzünde
hınzır gülüşüyle komiserine doğru yürüdü. Tüm yıl dinlenmediği ve son olayla da
bunun yan etkisini anladığını, bu yüzden yıllık iznini kullanabilme ihtimalini
sordu. Konuşma tonunu tatlı Ebrar’a benzetmeye çalışmıştı ama daha çok iki yüz
kilo, iki metre boyunda bir sumo güreşçisinin ay savaşçısı kostümü giyip nutuk
çekmesi gibi olmuştu.
Bu anı izleyen ekip iki elleriyle ağızlarını kapamaya
çalışmıştı. Aksi halde kahkaha tufanı kopacaktı. ‘’Bugünden sonra git, yani
dinlen’’ demişti Harun komiser, ne olduğuna anlam veremese de. Kızının iyi
olması için evet demek dışında elinden bir şey gelmemesi yeteri kadar
üzüyordu. Sessizlik eşlik etmişti masa
başına dönene kadar Ebrar’a. Ah bir de höpürtü...
Akşam gelivermişti aşkla(!). Çünkü bu akşamüzeri aşk
sonlanacak evlilik kara bulutuyla gelen yağmur eşliğinde gömülecekti pembe
mezarlığa. Betül ‘’Sana güveniyorum’’
mesajını yazmıştı. Okurken sadece umutsuzca buluşma yerine vardı Ebrar. Mehmet
tam bir enişte adayı idi. Klasik ataerkil toplumda hakkını vererek büyümüş ve
bunu bozmadan ölmeyi düşlemişlerden... Tebrikler yazılı pankartı asarak mı
karşılamalıydı onu? Dar takım elbise, elindeki tespih, tabiri caizce kırıta
kırıta geliyordu kendisine doğru. Meydanda sarı renk giyme cesaretini
gösterecek tek cengâver kendisiydi. Ah bir de trafik lambası...
“Selamun aleyküm, Ebrar kardeş nasılsın?”
“Aleyküm selam bekle, sen nasılsın?”
“?”
“Ay Mehmet, pardon aklımda bir şey kalmışta. Attım şimdi.
Kare gülüş, eliyle sol tarafı göstererek, ilerleyelim mi?”
“Tabii, nasıl yardımcı olacağım sana, benimki bir benden
gelirmiş o iş dedi merak ettim doğrusu.”
“Modayı katledecektik işte ama zaten yapmışsın gerek kalmadı
dönebilirsin gerisin geri.” Diyemedi.
“Ya babama hediye bakacağım ama bilirsin kızlar pek anlamaz
hani öyle erkek işlerinden.” - İki eliyle tırnak işareti yapmış dalga geçtiğini
tüm bedeni haykırmış ama karşısındaki beden anlamamakta ısrar etmişti.-
“Tabii tabii komiserimi en iyi ben bilirim. Erkek zihni
basittir. Temiz... Sizler gibi dolambaçlı değil. En iyisini yapmışsın, hemen
hallederiz.”
Basit temiz sıfır kullanılmamış araba tarifi yapmadı mı az önce?
Ah tamam, tamam sustum. Kendini anlatmıştı, doğru.
Sessizce takip etti bekle işaretini Ebrar. Girdikleri giysi
mağazasında bakınırlarken Betül mesaj atmıştı hazır olduğunu. Ebrar, izlerken
hunharca eleştirdiği oyunculara karşı içten içe özürler yağdırarak işin
zorakiyetini anlamış ve elden ne gelir omuz silkmesiyle ve tizimsi lorumsu
oyunculuğuyla,
“Mehmet koş dışarıda bakkkk” deyip hızlı adımlarla ilerledi.
Tek niyeti Mehmet’in aptal oyunculuğunu fark etmeden olay yerine varmasıydı.
Mehmet “Kavga mı?” deyip atıldı bir hışımla. ‘’Ah sevgili maço eniştem, teşekkürler bu
oyunculuğa bile kanmaman için, çok teşekkürler’’ dedi içten içe.
Konfetiler
patlamış balonlar uçuşmuş elinde yüzüğüyle Betül Mehmet’e doğru yürüyüp diz
çökmüştü.
“Kocam olur
musun?” Yüzünde parlak bir gülüş ve mutluluk vardı…
Sakince peçete uzatıyordu Hejin
Betül’e. Ebrar mutfağından koca bir bardak su getirmiş sessizce uzatmıştı
arkadaşına.
Öküzlüğün
taçsız kralıydı. Ama bunu Betül yeni görmüştü. Görmüştü?
Sümüklü burnunu hunharca içine çekti. ‘’Aptalım! Gururunu
incittim!’’ Hejin ile Ebrar birbirlerine bakıp kafalarını sağa sola salladılar.
Bu kız neden böyleydi ki! Ebrar daha fazla dayanamadı.
“Bu öküzlüğe böyle yaklaşman… Normal değilsin sen. Kesinlikle
kırmızı odaya gitmen gerek! Hiç değilse çocukluğun normal değildir. Hani var
oralarda ekstrem bir şeyler. Yahu eşek oğlu eşekliğini yapıyor ve senin
dediğine bak!”
“Düzgün konuş Ebrar.”
“Düzgün sev Betül!”
Betül’ün ayaklanması ve kapıya yönelmesi ile Hejin’in “Ah
Ebrar...” bakışları arasında saliseler vardı. Ayakkabılarını giyip
çıkacaklarken vedalaşalım demek isteyip Ebrar bir anlığına ‘’Kızlar!’’ dese de
kapıdan ‘’Efendim’’ cevabını duydu sadece.
Gitmişlerdi. Günün başında verdiği o harika fikre onayını
geri mi çekmeliydi. Gittiği dünyadan sorunsuz geri gelebilecekti değil mi?
Kızları yine görecek, onlarla kavga edebilecekti. En son bu düşüncelerini
Kenan’a karşı düşünmüştü. Ve onu yine görememişti. Boğazındaki yumruk!.. Lanet
canavarı neredeydi!
Mutfağa gidip su içti. Kapının çalmasıyla elindeki bardakla
kapıya yöneldi. Güllü…
Ağlıyordu. Ellerini ağzına vura vura ağlıyordu. Kahverengi
gözleri gözyaşlarıyla yıkana yıkana siyaha dönecekti neredeyse. Sıkıca sarıldı
arkadaşına Ebrar. Güllüşah ağlıyorsa bardağın son damlası haddini aşmış,
boğulmak savaşında can simidini yitirmiş demekti. Onun can simidi olmalıydı.
Çıkarmalı, güvende olduğunu hatırlatıp savaşmaya hazır etmeliydi. Dostların
görevi neydi ki başka? Düştüğünde, yitirdiğinde can simidini, ben buradayım
demekti.
Biraz sakinleşen titrek sesi “Sus, gülme, konuşma, sevme,
yapma, etme…” Her kelimesi kırbaç gibi çıkıyor, ağzındaki tükürükleri
umursamıyordu. Yutkundu üzerine sıkılan kurşunları yad ettikten sonra. Bir
nefes çekti, yaşadığını, kırıldığını, üzüldüğünü, insan olduğunu
haykırırcasına.
-Yoruldum Ebrar. Yüzüme duvarlar vurularak yaşamaktan
yoruldum. Ne zamana kadar diye sormuştum ya sana yurtta. Ne zamana kadar
babasız olacağız diye, keşke sormasaydım. Öz babam gibi sevmek yetmiyor, hatta
daha da çok acıtıyormuş. Annem aşağılık kompleksini sen de tazeliyor, özür
diliyorum canım dese de ben nereye kadar dik durabilirim bu dalgalara karşı.
Göğsüne vurdu, sanki tüm suçlusu kendisiydi. Oysaki konuşmayı
sevmesi yetim öksüz olmasına rağmen mutlu olmaya olan o aşkı, o gülüşü
kendisiydi ve babası tam da bunları istemiyordu. Güllüşah’ı istemiyordu.
“Sakin olunca gülümse! Özledim gülüşünü Güllü Hanım.” -Ebrar
acı da olsa gülebilmişti ağlayan dostunun önünde.-
Yurda geldiği o yıl hemen arkadaş olmuşlardı Güllü ile. İkisi
kısa aralıklarla yurda kaydolmuşlardı.
Odadaki tüm kızların lideri olmuştu kısa sürede Ebrar, en çok da
Güllü’nün sayesinde. Çünkü Güllü yurda gelince en iyi bildiği şeyi yapmış
kızlara onları kurtaracak prensesin gelişinin hikâyesini anlatmıştı gecelerce.
Her gece, geleceğini ama bir türlü gelememesinin arkasında yatan maceraları
anlatmış durmuştu. Ardından Ebrar o kapıdan girivermişti bir gece. İşte prenses
gelip çıkaracaktı bu hapsedilmiş diyardan onları. Devam etti maceraları yurdun
bahçesinde. Devleri yendi Ebrar, dağları aştı, denizleri uçarak geçti.
Kanatları olan devasa koruyucuydu. Diğer çocuklar saldırdığında en önde o
liderlik etti ordusuna. Güllü ile her sıkıntıyı halletmişti. Söz vermişlerdi,
ayrılmayacaklardı. Sözünü asla bozmadı Güllü, Ebrar’ın her gidişine o onu
buldu. Güllüye hayallerindeki gibi bir diyar buldum dese o hikâyelerinin çok da
uydurma olmadığını söyleyiverse inanır mıydı? Bu gidişini söylediğinde kızmazdı
belki de?
Daha da sakinleşince gülümsedi Güllü. ‘’Özlemi gidermek
cennet kapısını açar diyordu Hint mitolojisinde. Desene cennet kapıları emrime
amade.’’ Gülüşmeler son bulunca derince baktı arkadaşının gözlerine. Kaza ile
özünü yitiren o yeşil gözlerine.
“Sen nasılsın Ebrar?”
İyi olmadığını bile bile sorma cesaretine hayran kaldı Ebrar.
Ah doğru güllü tam olarak cesaretin vücut bulmuş haliydi. Omuz silkti.
“Gidiyorum.”
Kelimeler idrak olunca kolunu ısırmıştı bir çırpıda Güllü.
‘’Mühürledim gidemezsin bir yere. Yine! Nereye Ebrar. Benden kaçmaya
çalıştığını düşüneceğim vallahi. Yoruldum seni kovalamaktan!”
“Hayır hayır.” Elleriyle de onaylamıştı bedeni kesinlikle o
niyetinde değildi. “Gitmem gerek sanırım.”
“Gerek ve sanırım! Yalanın düsturlu olsa bari!”
“Anlatamam ama içimden bir ses gidip görmeliyim diyor. Hem
geri gelebilirsem sana her şeyi anlatacağım. En ince ayrıntısına kadar hem de.”
“Her şey?”
“Hikâyelerine yeni maceralar toplamaya gidiyorum kısacası, senin
açından harika bir şey bu’’ Onay bekleyen gülüş vardı yüzünde Ebrar’ın. Güllü
ile mutlu ayrılmalıydı. Ne olur ne olmaz” dedi içinden. “Ne olur ne olmaz.”
“Ben de… Geleyim?” çekinerek söyledi Güllü annesinin
parmağını sıkıca tutmak isteyen ağlak bir kız çocuğu edasıyla. Kaybetme
korkusuyla sıkıca tutan…
“Keşke… Ama ben bile emin değilken sen olmaz. Ama söz gelince
her, her şeyi anlatacağım.”
Sessizce Ebrar’ı izledi Güllü. Cevap vermedi, vermeyecekti.
Git diyemez, gitme demesini de arkadaşı istemezdi. Sessizlik çaresiz
kabullenişti. Ebrar da bunu anlamıştı. Ayaklanıp buzdolabından dondurma alıp
yanına sokuldu. Gece varana kadar gülüşüp eskileri yâd ettiler. Dondurma
boğazlarına zülüm edene kadar...
Güllü gidince Canavarı ağzı kulaklarında belirdi Ebrar’ın.
“Efendim.”
Bu sefer sıçradı Ebrar beklenmedik gelişe. “Lanet yaratık!”
dedi içinden. Sivri koca ağızlı gülüşü görmek çok da istenilen bir manzara
değildi.
“Çok sevinme sadece merak ediy...” Diyecekken Ebrar’ı
kucaklayıp evde daireler çizmeye başladı Canavar. Fazlasıyla mutluydu hatta.
“Dünyanızda en mutlu varlık benim efendim” diye bağırıp yırtık boru sesiyle
bunu olduğunca samimi söylemeyi umuyordu.
“En mutlu varlık benim.”
“Sonunda evinize geliyorsunuz.”
“Evinize!’’

Yorumlar
Yorum Gönder