CESARET


 




“Evinize!”

Selin… Selini görmeden gidemem. Düşünceleriyle hızla gözlerini açtı güne. Burnuna çalan kokuları fark ettiğinde ayaklandı. Sevgili canavarı yine hünerini haykırıyordu. “Günaydınlar efendim!” gülüşü ile çirkin dişlerini açtı. Onu bu kadar mutlu görmek Ebrar’ı deli ediyordu ama dediği olduğu için mutlu olmamasını gerektirecek ne vardı ki... Ayaklarını sürte sürte küçük mutfağına girdi. İkisiyle doluvermişti mutfak. Küçük tezgâh, küçük masa ve buzdolabı. Her şey o an küçük gelmişti gözüne Ebrar’ın. Seviyordu mutfağını. Sandalyeyi çekip oturdu ve boğazını temizledi.

“Beni arayan oldu mu?” Canavarı acil olmayan aramaları hep sessize alıyordu.

“Hayır efendim, bir tek Harun komiser mesaj attı.”

“Ne mesajı?”

“İyi olacağına inanıyorum. Evine de uğramayı unutma. Zeytinyağlı rüşvetini de sunuyorum bak, hadi iyisin.” Canavar mesajı okurken olağanca Harun komiserin sesine ve tonlamasına benzetmişti. Ebrar’ın yüzüne -geçmiş sofraları anımsayarak- hüzün düşmüş, küçük bir iç çekiş ile

“Bugün birkaç işim var. Yarına uzayacak gitmemiz.” Umursamazca söylemeye çalışmıştı. Ebrar meşgul bir kadındı, böyle uzatmaların olması çok doğaldı. Canavarın ise duyduklarıyla mutluluğu sönmüştü. Şu diyarda efendisi için ne kadar daha kalacaktı. Belki de hep bahanelerle erteleyecek ve asla evine gelmeyecekti. Sessizce işine odaklandı. Düşünmemeli ve yalnızca itaat etmeliydi.

“Peki efendim.”

“Peki mi?” Ebrar bu durumdan işkillense de vurdumduymazlığa verecekti. Selin’le konuşmadan gidemezdi sonuçta. Tezgâhtaki gözlemeden bir parça koparıp peynirle yedi. Zeytinden ağzına atıp “Hazırlanmalıyım, teşekkürler.” deyip odasına yöneldi. Canavar onu sessizce izledi, gidişine rağmen gözlemesini yapmaya devam etti. Alt raftan saklama kabı çıkarttı ve içine gözleme ve zeytin koyup Ebrar için hazırladı. Hiç yoktan gittiği yerde yemeli diye düşündü. Açlık onu sinirlendiriyordu ve en son isteyeceği şey Ebrar’ın sinirlenip gelmekten vazgeçme bahanesini kullanmasıydı. Ayakkabılarını giyerken Ebrar’a uzattı paketi. Ebrar şaşırsa da konuşmadan alıp el sallayarak evden çıktı.

Tamam fazla yakınlaşmışlardı bu aralar hem bu hareketleriyle tam bir anne karakterine bürünüyordu. Ama bunlar geçiciydi ve canavara öfkelenemeyecek kadar duygusal ve heyecanlı idi. Selin ile uzun zamandır görüşmüyorlardı.

Abla?.. Ablacımmmmm...

Koşarak sarıldı Selin Ebrar’a.  Kaldığı öğrenci yurdu şehrin dışındaki ilçedeydi. Merkeze kırk dakika uzaklıktaydı. Soğuk kahve alıp bahçenin çardağına oturdular. Hasretle bakıyorlardı birbirlerine.

“İyi ki geldin. O kadar özledim ki seni... Nasılsın?”

“Ben de özledim seni gül tanesi. -eliyle ellerini sıkıca tuttu.- İyiyim seni görünce daha da iyi oldum. Kocaman olmuşsun. Artık bir liselisin sonuçta?” Güzel bir oyuncuyum itirafını yaptı içinden.

“Ah, evet -utanarak gülüştü- polis olmama son dört yıl kaldı.”

“Bak hele laflara bakkk.”

Gülüştüler konuştular saatlerce. Sınıftan, derslerden, birkaç küçük ama saçma operasyondan…

Sonunda Ebrar konuya girmeye karar vermişti.

“Geleceğini görüyorum gül tanesi.” Merakla kaşlarını oynattı Selin. Bakmayla özlemini, güvenini doyuramadığı ablasına. Harika bir kadın olacaksın. Öyle güzel şeyler yapacaksın ki içindeki o muazzam Selin’i herkes görecek, herkes saygı gösterecek. Ben de göğsümü kabarta kabarta benim kardeşim diye sevineceğim. “

“Ah, inşallah ablacım.”

“Selin!”

“?”

“Birkaç günlüğüne gidiyorum ben.”

“Hayırdır göreve mi yine?”

“Hayır, daha farklı bu sefer, ama öyle de diyebiliriz. Yeni bir mekânı çözmem, keşfetmem gerekiyor. Görev aslında düşününce.” Omuz silkip kafasıyla onayladı uzunca Ebrar.

“Telefonla da görüşemeyecek miyiz?”

“Sanırım hayır. Yalnızca dönünce.” “Eğer dönebilirsem tabii.” Bunu içinden geçirmişti.

“O zaman sıkıntı yok. Dönünce sana harika haberlerle geleceğim, anlaşalım mı?”

“Anlaşalım, ben de sana harika haberlerle döneceğim.”

Serçe parmaklarını bağlayıp sözleştiler. Dönünce birbirlerini bulacaklardı muhakkak.

 

Marmara sahilinde böyle huzurla yürüyeli ne kadar oldu? Sarı güneş tüm ihtişamıyla gönülleri ümitle dolduruyor, esen rüzgâr yüzünü okşuyordu insanların. Bir tek Ebrar’ın başına gelmiyordu bu kelimeler, hisler, anlamlar. Üstünde yürüdüğü asfalttan farksızdı sanırım.  Galata köprüsünde döndü yüzünü güneşe, olağanca derinlere çekti nefesini. Doldu ciğerleri o merhametli rüzgârın getirdiği havayla. Yüzünde tatlı bir gülüş belirivermişti saniyeler içinde. Gözlerini yumdu, bu ânı dondurabilmeyi istedi. Kâinat dursa tam bu anda. Olsa ne güzel olurdu sorusu düştü aklına. Fareler ve İnsanlar’daki gibi küçük bir tarlada bahçeli evi olsaydı ne güzel olurdu. Yeşillik ekerdi; maydanoz, dere otu, nane... Kedi, köpek, tavuk, hatta inek bile bakardı belki. Böyle güzel bir güneşli günde salıncağında oturur, bahçesini izlerken bir yandan da kitabını okurdu. Ne güzel olurdu.

“Hem de çok güzel olurdu ama güneşimiz yok bizim.”

Sessizliğinin baş düşmanı nerelerde kalmıştı diye meraklar içindeydi zaten Ebrar da. Omuz silkti, fazla mutluydu şu an zaten, bozulması kanundu. Canavar efendisi konuşmadan açıklama gereği duydu.

“İlk defa bu kadar huzurluydunuz, merak ettim bir bakayım dedim. Buradayken, yani dünyada sizi anlamak çok zor oluyor ama benim alemime geldiğinizde bu o kadar zor olmayacak ve sizi çok rahatsız etmeyeceğim efendim endişelenmeyin.”

“Senin alemin… Evet göreceğim o alemi sonunda, fazla mutlu olmana rağmen bunu yapacağım.” Chammak Challo şarkısı etrafta duyulmaya başladı. Ebrar elini pantolonunun cebine götürüp telefonuna bakındı. Arayan babasıydı. O sırada köprüden geçenler sese karşı şaşkın ifadelerini belirtiyorlardı ki bu da kimsenin umurunda değildi zaten.

“Babacığım.”

“Kızım, nasılsın diye merak ettim.” Sesi sakindi. Endişesini kabloların arasından iletmemeye kararlıydı.

“Daha iyiyim. Bu mola daha iyi yapacak beni eminim, beni merak etme desem de boş bir istek biliyorum.”

“Tatilinde sürekli arayıp rahatsız etmek istemiyorum ama...”

“Ah ne güzel bir düşünce ki telefonumu kapatacağım baba. “

“Ama...”

“Mesaj atarım arada iyiyim diye olur mu?”

“Hiç yoktan iyi. Peki öyle olsun.”

“Bir şey sorabilir miyim?”

“Tabii.”

“Babam nasıl birisiydi?”

Düşünmeden mi sormuştu yoksa uzun düşüncelerinin artık kutusundan çıkmak istediğinden mi bilmiyordu. Tek gerçek artık bu sorusu dudaklarından firar etmişti. Gelen o soruyla oluşan bir anlık sessizlikte yine huzur vardı. Gizli saklı da olsa, vardı. Ebrar bu huzurda sebepsizce mutlu oluyordu. Sessizliğe neden bu kadar ihtiyacı varmış gibi hasretti.  Oluşan sessizliği kendisi bozdu.

“Sadece iyi ki deyişlerimi arttırmak için sordum. Kim bilir onunla olan bir hayatta nasıl bir Ebrar olurdum. İyi ki böyle bir Ebrar’ım demek içindi.”

“Tatilden sonra yurda uğrayalım mı birlikte?”

“Olur çok da güzel olur ben özledim orayı.”

“Kendine dikkat et.”

“Sen de.”

Babasını öldüren bu adamı seviyordu. Onu sevdiği için kendinden nefret ederdi küçükken, ama şimdi... O nefreti yoktu kendine karşı, belki de seviniyordu artık. İyi ki böyle yaşamıştı. Bu, kaosta oluşan mavi inciye denk gelmede milyonda bir olan ihtimalini seviyordu. Canavara dönüp:

“Negatifler tam olarak ne?” dedi. Bugün zihnindekileri cesurca dile getirme günü olmalıydı ya da Selin’in yanından gelmek ona cesaret vermişti. Canavar ansiklopedik bir ifade ile:

“Sizler onlara kötü ruh da diyorsunuz bir nevi. Bazıları cin lakabını da kullanıyor. Şeytan diyenleri de gördüm şu zaman diliminde. “

“Bizim ne dediğimizi söylemen anlamamı kolaylaştıracak diye konuşuyorsan çok bir işe yaradığını söyleyemem.”

“Peki, farklı gezegenlerde yaşayan varlıklar. Farklı boyutları kontrol ederek geçiş yapmış olanlar. Bu boyutta sıkışan gücü kontrol edebiliyorlar. Kısaca kötü enerji de diyebilirsiniz.”

“Hmm…” anlamamıştı Ebrar. Ama daha fazla aptal gözükmek de istemiyordu. Başını aşağı yukarı sallayarak güneşe döndü yüzünü. Bıçak gibi saplandı yüreğine güneşin olmadığı gerçeği.

“Neden yok güneşiniz?”

“Galaksinin beş boyutunda değiliz çünkü.”

“Fazla anlamadığım kavramları içeriyorsun.”

“İşin içine girince anlamanız da kolaylaşır efendim.”

“Peki neden negatifler zarar veriyor? Siz tam olarak ne oluyorsunuz onlar kötü ruh ise?”

“Zamanda insanlarla birlikte negatiflere karşı savunma hattı oluşturanlarız bizler de. Ama insanları korumakta tam güç sağlayamayınca insanlar bazı otlar ve sözlerle saldırıya geçtiler. Nefsi müdafaa idi bunu anlıyoruz ama bu otlar ve sözler bizleri de çok yaraladı. Bizler de sınır oluşturduk. Oluşturduğumuz sınır fizikteki boyutlardan farklı olarak ara boyutları oluşturdu. Bizler de liderimizle birlikte o sınır boyutta insanlığı korumaya devam ettik. Sınırı liderimiz oluşturmuştu. Uzun yıllardır Dünya’ya hiç geçmedik. Ta ki tüm ümidimizi yitirdiğimizde babanız karşımıza çıkana kadar.”

“Babam tam olarak ne? Liderin melez çocuğu falan mı?”

“Harry Potter mı izlediniz efendim? Ya da...”

“Ah hayır! Temel hikayeler bunlar artık bebekler bile böyle uyduruk şeyleri bilirler.”

“Hahaha çok tatlısınız gerçekten. -Kime tatlı dedi bu kaçık?- Hayır babanız liderimizin soyundan değil. Aslında liderimizin soyu yok oldu. Uzun yıllar lidersiz olarak kurulan düzeni devam ettirdik ama işler umduğumuz gibi gitmediği ve kayıplarımızın arttığı dönem babanız çıktı karşımıza. Düzeni öğrenip kontrol altına almasıyla aramızda ikinci lider olarak kabul gördü. Sizdeki Avatar gibi düşünebilirsiniz?”

“Bana bizden örnekler vererek açıklama. Son hava bükücüsünü biliyorum ama neyse konu o değil. Tarih derslerini sevmezdim şu an iyice sevmedim. Neyse daha sonra daha basitçe -burada eliyle altını çizdi- anlatırsın.”

“Seve seve.” Koca dişleri güneşin ışınlarını ayna gibi yansıtmıştı canavarımızın.

“Gidip hazırlanalım.” deyip yürümeye koyuldu. Sevgili sadık canavarı da hadi deyip peşi sıra düştü arkasına.

Mental olarak asla kabul edemeyeceği bir durumdaydı. Ama bu düşünmemesi -şimdilik- gerekendi. Zamanı gelince bunları mantıksal olarak ince eleyip sık dokuyacaktı.

Mini bir valizle odasından çıktı. Küçük koridorundan oturma odasına geçti. İki koltuk arasındaki kare masaya valizini koyup kare masanın alt gözündeki kitapları çıkartıp içlerinden hangisini alacağına karar vermeye çalıştı. Başarısız bir girişimdi. Hepsini götürmek istedi ama yanına bu çantadan fazla şey almayacağında da kararlıydı. Eliyle başını kaşırken gözü sağ duvarda asılı duran beyaz saate kaydı. Çoktan akşam olmuş, hatta gece yarısına selam durmuştu akrep. “Bir haftalık basit bir gezi abartma Ebrar!” dese de iç sesi, aşkı yalnızca kitaplara yakıştıran pembe pijamalı Ebrar, gözlüklerini tutarak “Amaaaaa” diye iç çekiyordu.

“Kitaplar kalıyor!”

“Hayır, hayır lütfen.”

“Kalacak!”

“Bir tanesi gelsin? Bir tanesi sadece?”  Ve iki kitap valize girer.

Canavarı koltukta sessizce otururken Ebrar “Yemekleriniz nasıl?” sorusuyla başından beri onu görmezden geldiğini itiraf etmişti. Canavar kıvançla “Öyle bir durum söz konusu değil” dedi. Uzun tırnakları koltuktan sarkıyordu. Ebrar öfkeyle dönerek “Sana neden güveneyim. Kesin kötüdür. Açlıktan ölürüm orada ben bir haftada.” dedi. Canavar atılarak cevap verdi. “Yani tat alma sıkıntısı yok bizde.” Ellerini tutuklanmış gibi havaya kaldırmıştı. Olacak bir gerginliği bertaraf etmeye çalışıyordu. Ümitsizce valizine döndü Ebrar. Tek kelime dahi etmemişti ama zihni çığlık çığlığaydı. Asla anlayamayacağı bir diyara gidiyordu ve tüm zerresi buz devrindeki Sid konumundaydı.

“ÖLECEĞİZ!”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜNLERDEN ON EKİM

Mit- son olan başlangıç.