Rüzgar
Koyunları alıp bağa gitmişti erkenden. Tezek kokularına alışan burnu bağa çıkınca rüzgârın sunduğu temiz havayı yadsıdı. Koyunlar çok dağılmamıştı güneş tepeye çıkmamıştı. Hafif esen rüzgâr saçlarıyla oynayan sevgili gibiydi. Gözlerini kapamış bir anlık şiddetlenen rüzgarla havalandığını düşlemişti. Hiçbir zaman var olamayacak sevgilisiydi rüzgâr. Onu anlayan ve istediğini ona verebilecek tek gerçekti.
Gerçek?
Koyunların fazla dağıldığını fark etti. Hızla onları bir
araya getirmek için ayaklandı onlara doğru koşarken rüzgâr kontrolünü
kaybetmesine sebep olacak kadar sert esmişti. Yere düşünce öfkelendi rüzgâra az
önce onu okşamıyor muydu? Derken ikinci sert bir dalga ile ayakları yerden
kalktı. Uçuyor muydu? Delice sert esen rüzgârın eşliğinde yükseldikçe yükseldi
ve karşıda ki yüce dağa doğru ilerletti. Gözlerini az da olsa açabilmiş
yüksekliği görünce sımsıkı kapamıştı gerisin geri. Şu an rüzgâr ile uçtuğuna
asla inanamayacaktı. Dağın ortasına kadar yükselmiş miydi aklı ona oyun mu
oynuyordu? Annesi görse ne derdi. Kesin terliğiyle döverdi yine böyle işlere
karıştığı için. Rüzgârın narinleşmesiyle ayakları toprağı hissetti. Olamaz
terlikleri gitmişti. Kim bilir nerelere düştü bulamazsa ikinci terlik dalgasına
göğüs germek zorunda kalacaktı. Gözlerini ayaklarından çektiğinde ağzı
açılıverdi şaşkınım demek istiyordu bedeni… dağın tepesini az önce oturduğu
ağaca minicik görüyordu. Dağa mı uçmuştu? Uçmuş muydu? Bulutlara hiç bu kadar
yakın olmamıştı. Karşıdan gelen yoğun bulutları izledi birkaç saniye.
Nasıl inecekti buradan?
İçindeki korku bulutların yaklaşmasıyla şiddetlendi. Ya
burada ölürse?
Koyunlara ne olurdu, gece kurtlar hepsini yerdi. Annesi çok
kızar hatta babasına bile söylerdi ya üç kardeşi? Ağlarlardı arkasından gece
ebelemece de oynayamazlardı onsuz. Deredeki kurbağalar sevinirdi baş
düşmanlarının ölmesine bir tek.
Annesi de üzülürdü belki de.
Üzülürdü değil mi?
Bulut adeta ayaklarının dibine halı gibi serilmişti. Adım
atma düşüncesi zihnine dolarken ölürsem öleyim, kim böyle bir şeyi yaşayıp
ölürdü ki hem? Babasının okuduğu öykülerde ki gibi değil miydi? Halıya binmek
de neymiş az önce rüzgâr halısız uçurmuştu onu. Kalbi hızlı bir davul gibiydi.
Güm güm güm
Gözlerini kapayıp bastı beyaz pamuğa. Ve usulca ağacın
yanına getirivermişti bulutu. Çimenlere batan ayağı kaşınmıştı.
Yaşadıklarım rüya idi dedi içinden. Başını çevirdiğinde
bedeni ağacın altında uyuyordu. Ah şükür sadece rüyaymış deyip yumdu gözlerini.
Gökyüzü bulutlu. Öğlen güneşi yüzüne vurunca derin
uykusundan uyandı. Koyunların gözükmemesi yüreğini korkuya saldı.
Annem! hızla ayaklanıp koyunları aramaya
koyuldu. Sıcak başını yaktıkça rüzgâr yüzünü okşadı. Çimenlerin ayağına
battığını koyunları topladıktan sonra fark etti.
Terliklerim neredeydi?
Ağaca vardığında terliklerini göremedi. İkindi güneşine kadar sadece rüzgarla
konuştu. Geçen gün ki annesiyle olan kavgasını babasının onu nasıl kırdığını
anlattı. Saçlarını saldı rüzgârda uçmalarını seviyordu. İkindiden sonra eve
geldi.
Terlik için dayak yemekten korkuyordu. Annesi kirli
ayaklarla eve girdiğini görmemesi için dereye indi bir koşu ayaklarını yıkarken
derede süzen terliklerini gördü. Buraya nasıl gelmişlerdi?
Hatırlayamasa da terliklerini yakalamaya çalışmak için
ilerledi derede. Su rüzgarla birlikte bir ileri bir geri gidiyordu. Ayakları suyun akışında hızlanıyordu. Terliğini yakaladı yakalayacaktı ki rüzgarla hiddetlenen derin
bir dalga ayağına batan taş ile dengesinin bozulmasına sebep oldu.
Yutmak çare değildi suyu. Nefese ihtiyacı vardı. Gözlerini
kapadığında cansız bedeni dereyle akıp gitti.
Rüzgâr yeni varisini işte böyle seçmişti.

Yorumlar
Yorum Gönder