Mit- son olan başlangıç.
KARANLIKLARI VE AYDINLIĞI VAR EDENE… (belanızı versin tanrınız)
Mirza nenesini rüyasında gördüğünde zihninde sadece kısık
bir tını belirdi. Gözlerini aydın göğe açtığında henüz güneş tepede değildi.
Doğrulup etrafına bakındı sırtındaki ağrı canını sıkmıştı. Yeşil denizin
dalgalarını bir süre izleyip gördüğü rüyasını anımsamaya çalıştı. Anımsadığı
şey anı idi. Nenesiyle yaptığı sohbetlerden bir kesit idi. Belki beş belki dört
yaşlarındaki anısı… karnının guruldaması hareketlenmesini tetikleyen şey oldu.
Hemen solundaki ormana gidip yiyebileceği bir şeylerin olmasını umdu. Bu
bölgeye gece varmıştı. Zararlı hayvanların olmadığı diyarı bırakarak açıldığı
yeni diyarlarda bu kadar rahat olmaması gerektiğini gayet iyi biliyordu. Denize
yakın olmayı tercih etti ormandan ziyade. Su… onun en güvendiği sığınağıydı.
Dağların çocuğu olsa da tepe noktasından özlemle izlediği yegâne şeydi.
Parmaklarının arasına giren iri kum tanelerinin kaşıntısıyla ilerledi. Gökte
bir kuş sürüsü dansını yapıyordu. Ne içindi? Güneşe yapılan ibadetleri gün
ağarınca olurdu. Bu neyin dansı ola ki diye düşünüp ağaçların arasından ilerledi.
Karşısına bir armut ağacı çıkmıştı. Ağaç incinmişti… etrafta bir şeylerin
olduğu kesindi. Ayı? Beklide başka bir canlıdır diye tetikte olmayı unutmadı. Sağına soluna bakınıp tepedeki armutlara
ulaşmak için ağaca tırmanmaya karar verdi.
Meteor idi tatlım’’ dedi nenesi yararlı otları zararlılardan
ayırmayı öğretirken mirza’ya. ‘’herkes meteor bekliyordu. Gelen ise sadece bir
kız çocuğuydu. Dünyada en çok cefa gören kızların hakkını sonu getirecek kız
çocuğuna bahşetmişti. Atalarımızın dilindeki ‘’Ahrim’’ hem kadın felaket
anlamlarına gelirdi. Kıyameti getirecek alametti. Beklide tanrı yıllar öncesinden haykırmıştı
güçsüze zulüm etme derken kendi elimizde kıyameti getireceğimizi. O kız
çocuğuna zulmü biz yaptık ve o kız çocuğu bu zulme felaketle cevap verdi. Şükür
ona ki atalarımız Ahrim’e hep kıymet verdi. Annen ve ben bunun sonucuyuzdur.
Ana varlıktı. Ve biz var oldukça devamlılık olacak oğlum… bunu asla unutma. Sen
de kendi kıymetini bulacak ve ona değer vereceksin günü gelince. İrice açılmış deniz karası gözleriyle başını
sallamıştı dört yaşındaki mirza. Ben gidince sen de git mirza. Değerini bul.
Ağacın tepesinde armutu ısırırkendi bu düşünceleri zihnini
dolduran. Nenesini çok özlemiş neredeyse
yedi yıldır yollardaydı. Deniz deryasını özledi… ama içilecek su bulması da
elzemdi. Tiz bir çığlık elindeki armudu düşürtecek kadar aniydi. Sese doğru
yöneldi. Kendini koruyarak ama bir o kadar da hızla ilerlemişti. İki ayaklı
semtra idi bu… yaşadığı bölgede dört ayaklı zararsız bir varlıktı. İri uzun
kulakları küçük gözlerine rağmen harika görüşe sahip bir maymunsu idi. Rengi
korku anında renk değiştiren bir canlı. Keşke yaklaşabilseydi semtra’ya. Evcil
bir hayvanı olması yalnızlığına su serperdi beklide.
Usulca yaklaşırken ağzını sıkıca sarıp geriye doğru çekildi.
Kalbi yerinden çıkacaktı korkudan. İrice bir ağacın arkasına çekilince göz göze
gelmişti esmer tenli kahverengi gözlü ahrim’e.
Boyu uzun kaslı yapısı ile kolayca çekebilmişti Mirza’yı. Odağı Semtra da olan bu Ahrim sonunda
gözleriyle teması bahşetmişti Mirza’ya. Dik dik baktığı gözlere ‘’aptal mısın’’
demişti sadece. ‘’bir çırpıda parçalar o seni!’’ elini yavaşça ağzından çekti
Mirza’nın. Sükûtunu bozmamıştı çünkü bir Ahrim’le ne konuşacağını bilmiyordu.
Belki bir teşekkür edebilirdi… bu üç gün sonra aklına gelecekti. Semtra
uzaklaşmıştı ormanda ilerlemeye başlayınca Ahrim mirza da onun peşinde gitti
usulca. Konuşmadan sadece dinleyerek…
‘’iki gündür bu orman etrafında geziyorsun ölmeden
çıkmayacağına emindim şaşırtmadın da. Neden uzak diyarlardan gelenler burayı
tehlikeli görmez ki. Ailemi katledendi o çamsıraklar. Gözlerimin önünde hem
de’’ derken yüzünü dönüp iki parmağıyla gözlerinin altını çizdi. Korkutucu
gözükmeye çalışıyordu ve ekledi ‘’ben de onları parçaladım!’’ işte şimdi oldu.
Ben de tehlikeliyim haddini bil demek istediğini anlamasa da mirza. Kaç yıldır
dünya’da idi acaba diye düşünüyordu mirza kendisinden bedenen iri bu Ahrim’le
arkadaş olabilir miydi? Efsanelerdeki gibi kendi anlamı mıydı bu karşısındaki
cesur Ahrim. Sadece soruları ve zihnindeki olasılıklarla izledi uzunca
yürüyerek.
Yol kenarındaki meyvelerden toplayarak ilerledi Ahrim. Acaba
adı Ahrim miydi? Özel bir adı var mıydı? Başka Ahrim’ler de mi vardı? Belki
hemcinsi de vardır belki kalabalık bir soydur. Yalnız kalmayacaktır bundan
sonra… yüzünde istemsizce düşüncelerinin mutluluğu oluştu. Neredeydiler görmek
istedi biran önce yeni ailesini…
Koca bir ağaç ev vardı karşısında. Hiç bu kadar büyük bir
yapı görmemişti ağaçlardan başka. Ahrim bedenin aşinalığıyla ilerleyip kurduğu
tuzaklarını açıyordu. ‘’normalde bunu bir canlıya göstermem ama sen fazla
aptalsın. İki gün çıplak ayak bu ormanda deli gibi gezdin durdun. Neyse bu
geceyi burada geçir. Sonra ne halin varsa gör. Bir olan için bunlar sen üstüne
alınma. Belki etin içindir seni içeriye almam orasına söz veremem.’’ Dedi
yüzünde fazla bir ciddiyet vardı. Mirza etinin yenmesi riski duyunca ayakları
istemsizce sabitlenmişti konumuna.
‘’insan eti yiyen insanların hikayesini bilmiyor musun?’’
Sağa sola salladı başını masumane mirza. Ve yutkundu benim
hikayem dememesini umdu. Ahrim’ler erkeklerin etleriyle beslenir miydi?
‘’senin nenen nasıl bir neneydi? En mühim efsaneleri
anlatmamışsa tembel bir nene olduğu kesin!’’ omuz silkip ağaç kapının önüne
vardı. Kapıyı açıp eliyle içeriyi işaret etti. ‘’seçim senin ufaklık’’
Mirza nenesinin ‘’uzun bir hikayen var’’ deyişine güvenmek
istedi. Başka çareside yoktu ya. Kutup ayılarıyla ilk karşılaştığı korkunun
benzeri bedenindeydi ama cesareti ayaklarına güç vermişti sonunda. Ahrim’e
karşı güçsüz bir izlenim de vermek istemiyordu.
İçerisi serindi bu yaz ayının ateşine nazaran. Bir sürü
hayvanın derisi mevcuttu ve olağanca dağınıktı da. Çeşitli aletler ve
aletimsilerle doluydu da. Yerdeki kaplan derisi kendi derisinin alınışını hayal
ettirdi. Var olan benliği kan akışını korku etkisiyle durdurmuştu. Ne kadar
çabuk kararmıştı hava.
Gözlerini açtığında kaplan derisinin içinde uzanmış olduğunu
anladı. Ahrim ise topladığı meyvelerle bir şeyler yapıyordu. Onları neden
parçalıyor derilerini soyuyordu? Çevresinde anlamadığı ince bezler ilgisini
çekmişti sonunda. Birisine uzanıp eline alınca Ahrim ‘’senin nenen bunu da mı
öğretmedi! Ne biçim nene o? Kâğıt diyoruz ona. Anlattığı efsaneleri yazardık
birlikte benim nenem harika birisiydi.
‘’başka kimse yok mu? İnsanlar?
Sonunda konuşabilmişti. Ahrim ise ‘’ bilmiyorum ormanımı
terk etmedim hiç. Aptalın teki gelince gidebileceğimi söylemişti nenem.
‘’gelmedi mi?’’ Ahrim göz devirip
‘’aptal olan mı maalesef geldi dedi’’ aptal olduğunu düşündü mirza. Aptal değildi
sadece şaşırıyordu. Ve vücudundaki kalp organı fazla aktifti. Bu onun
düşüncelerini etkiliyordu. Düşünememesini sağlıyordu. Meyvelerin kokusu midesine varmasını
istemesine sebebiyet oluyordu.
‘’hava zifiri siyah olunca o kaplan kürkünden çıkman yasak!
Olası bir hareketinde senin derin yeni ısınma kaynağım olur bilesin aptal
çocuk!’’
Bu sözleri korkutmamıştı ama ilginç olansa hoşuna gitmişti.
Ondan korktuğunu göstermişti. Ona ne yapabileceğini sanıyordu ki? Kuş etinden
başka bir et türü yememiş mirza başka bir canlıya zarar veremezdi ki.
_____________________________________________________________________________
Öhöm... Yıllar öncesine ait bir giriş yazısı... aslında tüm kurgularımın temelini atmışım son yazımda. birbiriyle o kadar bağlı kurgu alemim olduğunu anlayınca heba etmemek için köşede bekletmişim. peki, neden yayınladım bu yazımı?
Ebrar'ı yayınevine göndereceğim. kendimi mecbur bırakmak niyetim. O kadar şey bilmiyorum ve bundan haz duyuyorum ki. Bilmemek en büyük nimetmiş ki istediğim gibi dolanıyorum şu diyarda. Ben kadar yazıdan anlamayıp yazan bir insan var bu dünyada bilinsin istiyorum nedensizce. Bu sebeple Ebrar ile arzumun peşindeyim.
Vesselam bakalım bu mini yazı hangi eserimin girişi belki de sonu.
Yorumlar
Yorum Gönder