Ulaşılmayan Gülüşler

 KARANFİLLER VE DOMATES SUYU

Gamzene karanfil konmuş gibi... Takvim göreceli olanı sınırlandırırken, üstündeki şekiller kasım yazısına dönüşmüş; nefes aldığı son üç ayın hızlı geçmesini yadsımadan yatağından miskince kalkmıştı. Dağınık saçları, uzun perdelerin arasından kaçan ölü gün ışıkları gözlerini kamaştırmıştı. Uykusuzluğun baş göstergesi olan mor halkalar, aynaya baktığında ağlamaktan bitap düşmüş halsizliği... Derince bir nefes verdi. Gün, ne yazık ki yeniden doğmuştu. Bir yatak, kırık iki kapaklı bir dolabı vardı... Tabii ki de sahip olduğu tek şey bunlar değildi ama en önemlisi de değildi.

Ayakkabı bağcıklarını sıkı sıkıya bağladı; yan dairelerden gelen neşeli sesler dolduruyordu kasvetli koridoru, kasım ayının griliğini gökkuşağı misali yarıyordu. Binayı terk etmiş, soğuk esen rüzgârdan korunmak için montuna kapanmıştı. Sokak uzun ve yorucuydu, hayat gibi. Çöp kutusunun yanından geçerken gördüğü bir çift erkek ayakkabısı dikkatini çekti. Terk edilmişti; eskidiği için miydi? Eskiyen şeyler terk edilir miydi, o zaman ben de mi eskimiştim, diye düşündü. Varmak istediği tek konuma az kalmışken, hemen caddenin bitimindeki çiçekçiye uğradı. Bir demet karanfil ilişti gözüne; kulağında karanfil türküsü ama ses en önemlisine aitti. Özlediği o ses... Karanfilleri vermek için heyecanlandı. Ayın kaçıydı onu en son görüşü? Hangi gündü o sesi duyduğunda, içindeki heyecanı bastıramayıp çılgınca çocuklar gibi oynayışı? Yıkık omuzları, rüzgâra inat sertçe basan adımları... Sonunda varmıştı son durağına. Ve usulca toprağa bıraktı sımsıkı tuttuğu karanfilleri. Elleri, ancak sahibini görünce kontrolünü yitirmişti.

Sustu zaman; saygı ruhlarına, ulaşamadığı anlarına, yıllarına, gülüşlerineydi.

Ağlamıştı.

Ağlamak sadece burada mümkünmüş, özlem yalnızca burada sarılırmış gibi ve anılar bir tek burada kanat çırpabilirdi.

Domates tohumlarını avuçlarına bırakmış, “Bunlardan domates suyu yaparız, yazın serin serin içeriz?” Gözleri parlıyor, içindeki neşesi gamzesini daha da derin yapıyordu. Olur der gibi başını sallayabilmişti sadece; hayran kaldığı bu kadın karşısında konuşabilmek ne mucizeydi. Üstünde beyaz bir elbisesi vardı, hafifçe mırıldanmaya devam ederek: “Hem belki satarız da LÖSEV’e bağışlarız... Belki kocaman bir bahçemiz olur, bir sürü de çocuğumuz; onlar mutlu olunca ben de mutlu olurum... Harika olur... Değil mi, Mustafa?”

Uçan bu anı kalbine konmayı başarmıştı. Hızla sildi gözyaşlarını, gözleri buruk göğe yükseldi. Mutlu olmalıydı... Koşar adımlardaydı; heyecandan titreyen ayakları ve içinde üç yaş heyecanı vardı. İşte buzdolabı ve sahip olduğu tüm domatesler yetmeyecekti. Manav buldu; sessiz sokakta domates bulmak pek de kolay olmadı ama başarmıştı. Birkaç manav sonrası beş kavanoz domates suyuna sahipti ve üstünü değiştirip atıverdi caddeye, gerisingeri kendisini. Sesi hiç olmadığı kadar gür; karanfillerle süslediği tezgâh arabasında, aşkla mutlu edeceği çocukların hayaliyle, kasım ayında ölen bahara inat,

“Domates suyu!” diye bağıra bağıra satıyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜNLERDEN ON EKİM

Mit- son olan başlangıç.